Nükleer savaş tehlikesi bugün hiç olmadığı kadar büyük. Merz-Klingbeil hükümeti, Hitler’den bu yana görülmemiş bir ölçekte silahlanıyor ve nükleer silahlı Rusya ile pervasızca savaşa hazırlanıyor. Bu çılgınlığın bedelini, toplu işten çıkarmalarla, sosyal hizmetlerde kesintilerle ve nihayetinde canlarıyla, işçiler ödüyor.
Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP), Bundestag’daki (Almanya Federal Meclisi) tüm partilerin bu savaş kışkırtıcılığına karşı çıkmak ve sosyalist bir hareket inşa etmek için Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerine katılıyor. Şunu açıkça ilan ediyoruz: Bir felaket, ancak kitlelerin siyasete bizzat müdahale etmesiyle ve kapitalizme ve onun kâr mantığına son vermesiyle önlenebilir.
Küçücük bir mali oligarşi küresel ekonomiye hükmediyor ve toplumun tüm alanlarını kendi kâr çıkarlarına tabi kılıyor. Mali oligarşinin iktidarı; savaşın, toplumsal eşitsizliğin ve diktatörlüğün nedenidir. İşte bu yüzden bankalara, şirketlere ve milyarlarca avroluk servetlere el konulmalı, demokratik denetim altına alınmalı ve halkın yararına kullanılmalıdır. Bu ise ekonomik yaşamı özel kâr yerine toplumsal ihtiyaçlar temelinde yeniden örgütleyecek bir işçi hükümetini gerektirir.
Toplumun tüm alanlarının kâr çıkarlarına tabi kılınmasının ve savaş hazırlıklarının sonuçlarının neler olduğu, burada, Berlin’de özellikle açık biçimde görülüyor. Büyüyen yoksulluk, hızla yükselen kiralar, harap haldeki okullar ve hastaneler, işten çıkarmalar, silahlanmayı finanse etmek için tasarlanmış bilinçli bir kemer sıkma politikasının sonucudur. Diğer yandan Bundeswehr’in (Alman Silahlı Kuvvetleri) gençlik subayları okullara gönderiliyor, üniversitelerde savaş propagandası yapılıyor ve savaş karşıtı gösterilere saldırılıyor.
Temsilciler Meclisi seçimlerinde bu çılgınlığa karşı duruyoruz! Ne savaş kışkırtıcılarına boş çağrılarda bulunuyoruz ne de sadaka dileniyoruz. İşten çıkarmalara, ücret kesintilerine ve sosyal hizmet kesintilerine karşı direnişi örgütlüyor ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ndeki kardeş partilerimizle birlikte, savaşa ve onun temel nedeni olan kapitalizme karşı küresel bir hareket inşa ediyoruz.
Seçim kampanyamızın aktif destekçisi olarak hemen kaydolun ve sosyalizm mücadelesine katılın!
Üçüncü Dünya Savaşı’na hayır! Ukrayna’daki savaşı, İran’a yönelik saldırıyı ve Gazze’deki soykırımı durdurun!
Rusya ile topyekûn bir savaşın hazırlıkları, kamuoyuna açıklanandan çok daha ileri düzeydedir. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ile Savunma Bakanı Boris Pistorius, Almanya’nın önümüzdeki üç yıl içinde nükleer silahlara sahip bir güce karşı savaşabilecek durumda olması gerektiğini uzun süredir dile getiriyor. Bu amaçla, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük askeri takviyeyi yapıyorlar. Orduya ve savaş açısından kritik altyapıya yapılan harcamalar yılda 200 milyar avronun üzerine fırlıyor. Alman hükümeti zorunlu askerliği geri getiriyor, sanayiyi bir savaş ekonomisine dönüştürüyor ve “topyekûn savunma” bayrağı altında toplumun bütününü “savaşa hazır” hale getiriyor.
Almanya Rusya ile zaten de facto savaş halindedir. Almanya, Ukrayna’ya en fazla silah tedarik eden Avrupa ülkesidir ve Rusya’nın iç bölgelerine saldırmak için kullanılan füzeleri ve insansız hava araçlarını Ukrayna ile birlikte üretmektedir. NATO güçleri, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik gerici istilasını sistematik biçimde kışkırtmıştır ve Ukrayna’yı yağmalamak, Rusya’yı boyunduruk altına almak ve onun uçsuz bucaksız doğal kaynaklarına erişmek için savaşı tırmandırmaya devam ediyorlar.
Wehrmacht [Nazi dönemi silahlı kuvvetleri], Sovyetler Birliği’ni istila ettikten sonra insanlık tarihinin en korkunç suçlarını işledi. Egemen seçkinler bugün suçlarla dolu bu geleneği yeniden canlandırıyor ve böylece yalnızca Almanya’yı ve Avrupa’yı değil, tüm dünyayı enkaza ve küle çevirecek bir nükleer savaşı göze alıyorlar.
Burada söz konusu olan “barış”, “savunma” ya da “uluslararası hukuk” değil; tıpkı 85 yıl önce olduğu gibi, salt kâr ve güçtür. Bu, Alman hükümetinin aynı zamanda ABD’nin İran’a yönelik cani saldırısını ve İsrail’in Lübnan’a doğru genişlettiği Gazze’deki soykırımı desteklemesinden bellidir. ABD Başkanı Trump, bu savaşların vahşetini gizleme zahmetine bile girmiyor. Trump, 93 milyon nüfuslu İran’ı, “bombalayarak taş devrine geri göndermekle” ve tarihsel ölçekte başka savaş suçları işlemekle açıkça tehdit etti. Trump, eski müttefiklerine ait topraklar üzerinde dahi hak iddia ediyor.
Almanya’daki ve Avrupa’daki egemen çevreler, ABD’dekilerden daha “demokrat” ya da “barışçıl” değildir; aksine hepsi aynı yolu izliyor. Onların “Make America Great Again”e (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) yanıtı “Deutschland über alles”tir (Almanya Her Şeyin Üzerindedir). Şansölye Merz’e göre Almanya, “güç siyasetinin dilini” konuşmayı yeniden öğrenmelidir. Bu amaçla silahlanmaya ve askeri altyapının genişletilmesine 1 trilyon avrodan fazla kaynak akıtılıyor, zorunlu askerlik yeniden getiriliyor ve Ukrayna’daki savaş devasa ölçekte tırmandırılıyor.
NATO’nun Rusya’ya karşı savaşını reddetmemiz, Putin rejimine ve onun gerici savaşına destek anlamına gelmez. Putin, Sovyetler Birliği’nin dağıtılması ve yağmalanması yoluyla zenginleşen Rus oligarklarının çıkarlarını temsil etmektedir. Onun milliyetçi programının, emperyalist saldırı karşısında sunabileceği ilerici hiçbir şey yoktur. Ukrayna’nın istilası, işçi sınıfını bölmüş ve NATO’ya emperyalist savaşı için bir gerekçe sağlamıştır.
SGP, savaş karşıtı sosyalist Bogdan Syrotiuk’un derhal ve koşulsuz serbest bırakılması için mücadele ediyor. Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın önde gelen bir üyesi olan yoldaşımız, iki yılı aşkın süredir NATO destekli Kiev rejimi tarafından düzmece suçlamalarla tutuklu bulunuyor. Onun asıl “suçu”, Zelenskiy diktatörlüğüne ve savaşa karşı çıkması ve Ukraynalı ve Rus işçileri kendi kapitalist hükümetlerine karşı birleşmeye çağırmasıdır. O, bundan dolayı vatana ihanetle suçlanmıştır.
SGP; Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve Dünya Sosyalist Web Sitesi ile birlikte, Bogdan’ın özgürlüğü için dünya çapında bir kampanya yürütüyor. Bogdan’ı özgürlüğüne kavuşturma mücadelesi, bu savaştaki temel sosyalist görevi somutlaştırıyor: Ukrayna’daki, Rusya’daki ve dünyadaki işçilerin milliyetçiliğe, emperyalizme ve kapitalizme karşı birleştirilmesi.
SGP, Bundeswehr’in yeniden silahlandırılmasına koşulsuz olarak karşı çıkıyor. Bu silahlanma, halkın savunmasına değil; Alman sermayesinin kârlarına ve yağmacı hedeflerine hizmet ediyor. Halkın geçim araçlarının yok edilmesiyle iç içe geçiyor ve tüm insanlığı nükleer yok oluş tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.
Tüm Alman birliklerinin Doğu Avrupa’dan ve tüm denizaşırı görevlerden derhal çekilmesini, Ukrayna’ya ve İsrail’e askeri yardımın sona erdirilmesini, NATO’nun dağıtılmasını ve zorunlu askerliğin kaldırılmasını talep ediyoruz. Sivil üretimin silah üretimine dönüştürülmesini reddediyoruz. Mevcut sınai ve teknolojik kapasiteler; konut, hastane, okul ve modern bir kamusal altyapı inşa etmek için kullanılmalıdır.
Savaş ve militarizmle, savaş kışkırtıcılarına yönelik pasifist çağrılarla değil, ancak iktidarın onların elinden alınmasıyla mücadele edilebilir. Savaş politikası, tek tek siyasetçilerin yanlış kararlarının basit bir sonucu değildir. Bu politika, kapitalizmin, 20. yüzyılda olduğu gibi bir kez daha savaşa ve barbarlığa yol açan derin krizinden kaynaklanmaktadır.
İşçilerin savaştan kazanacağı hiçbir şey yok ama kaybedecekleri çok şey var. Bu nedenle büyüyen milliyetçiliğin ve savaşın karşısına işçi sınıfının uluslararası birliğiyle çıkıyoruz. İşçiler, birbirlerine karşı kışkırtılmalarına ve birbirlerine kurşun sıkmalarına izin vermek yerine, kapitalizme karşı mücadelede tüm sınırları aşarak birleşmelidir.
Toplu işten çıkarmalara, ücret kesintilerine ve sosyal yardımların kesilmesine hayır! Taban komiteleri inşa edin!
Savaşlar ve ticaret savaşları, işçilerin arkasından yürütülüyor. Büyük şirketler, Alman sanayisini ticaret savaşına hazırlamak için devasa bir istihdam kıyımı örgütlüyor. Yalnızca geçtiğimiz yıl Almanya’da sanayide 160 bin istihdam yok edildi. Ve bu daha başlangıç.
Kapitalistler yapay zekâyı; işleri yok etmek, çalışma temposunu yoğunlaştırmak ve küçülen işgücünden daha yüksek kârlar elde etmek için kullanıyor. Sosyalist koşullar altında ise bu devrimci teknoloji; işgününü büyük ölçüde kısaltmaya, ağır ve tehlikeli işleri ortadan kaldırmaya ve tüm insanların hem kültürel hem de maddi bakımdan yüksek bir yaşam standardından yararlanmasını sağlamaya hizmet edecektir.
Merz, “Refah devletini artık karşılayamayız,” diye ilan ediyor. İşveren örgütleri daha uzun çalışma saatleri talep ediyor ve “yüksek işgücü maliyetlerinden” yakınıyor. Gerçekte ise toplum artık milyarderleri karşılayamaz. Son 15 yılda, Almanya’nın en zengin 500 kişisinin serveti neredeyse üç katına çıkarak 1,16 trilyon avroya ulaştı. Bu, tüm federal bütçenin iki katından fazladır.
Dahası, mali piyasalardaki spekülasyon çılgınlığı, tüm ekonomiyi uçuruma sürükleme tehdidi taşıyor. Tıpkı işsizliğin felaket boyutlarına ulaştığı ve egemen sınıfın faşizme ve dünya savaşına sığındığı Büyük Bunalım sırasında olduğu gibi.
Federal hükümetin milyarlarca avroluk “yatırım teşviki”nin üçte ikisi, nüfusun en zengin yüzde 1’ine gitti. Bu maliyetlerin yükünü ise eyaletler ve belediyeler taşıyor. Onların kasaları, zenginleri daha da zenginleştirmek ve silahlanmayı finanse etmek için yağmalanıyor. Aynı zamanda sosyal yardımlara, emekli maaşlarına ve sağlığa yapılan harcamalar kesiliyor.
Bunun sonucu; harap olmuş okullar, aşırı kalabalık hastaneler ve çöken kamu hizmetleridir. Bu durum Berlin’de özellikle çarpıcıdır. Özelleştirmeler ve bütçe kesintileri, temel kamu hizmetlerini çöküşün eşiğine sürüklemiştir. Şimdi de Hristiyan Demokrat/Sosyal Demokrat eyalet yönetimi (Berlin Senatosu), bir sonraki kesinti turunu örgütlüyor. Senato; toplu taşımadan 600 milyon avrodan fazla; hastanelerden, üniversitelerden ve konut desteklerinden yaklaşık 200’er milyon avro; çevrenin korumasından ise 56 milyon avro kesiyor.
Aynı zamanda Berlin bir “silahlanma başkenti”ne dönüştürülüyor. Başlangıçta sivil uygulamalar için araştırma yapan onlarca teknoloji şirketi, askeri insansız hava aracı teknolojisine geçiyor. Wedding’in göbeğinde Rheinmetall, eski bir otomobil yedek parça fabrikasında topçu mühimmatı üretiyor. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yoğun nüfuslu bir Berlin işçi semtindeki ilk silah üretimidir. Eğitim Senatörü Günther-Wünsch ayrıca, gençlik subaylarına ders sınıflarına öncelikli erişim hakkı tanıyan bir işbirliği anlaşmasını Bundeswehr ile imzaladı.
SGP; her işyerinin savunulması için ve ücretlere, emekli maaşlarına, sağlığa, eğitime, kültüre ve kamusal altyapıya yönelik tüm kesintilere karşı mücadele ediyor. Ancak bu mücadele, sendika bürokratlarına bırakılamaz. Onlar, şirket yöneticilerinin yanında eş yöneticiler olarak hareket ediyor; işten çıkarmaları, ücret kesintilerini dayatıyor ve yeniden silahlanmayı destekliyorlar.
İşte bu yüzden tüm işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve üniversitelerde bağımsız taban komitelerinin kurulması çağrısında bulunuyoruz. Bu komiteler, karar alma yetkisini şirket yöneticilerinin ve sendika görevlilerinin elinden almalı; işten çıkarmalara, kesintilere ve savaş politikalarına karşı mücadeleyi örgütlemelidir. İşçileri şirketler ve ulusal sınırlar ötesinde birleştirmek için Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nı (TK-Uİİ) kurduk.
Savaş ve kemer sıkma saldırısını durdurmak için kitleler siyasete bizzat müdahale etmeli, bankaların ve şirketlerin gücünü kırmalı ve toplumu tepeden tırnağa demokratikleştirmelidir.
Tüm siyasi partiler savaşı ve kemer sıkmayı destekliyor
Mali oligarşinin egemenliği ve yürüttüğü savaş, demokratik haklarla bağdaşmaz. Bu nedenle Gazze’deki soykırıma karşı gösteriler yasaklanıyor, eleştirel sanatçılara baskı uygulanıyor ve savaş karşıtları susturuluyor. Gözetleme yaygınlaştırılıyor, polis ve istihbarat servisleri askerileştiriliyor ve tüm devlet aygıtı, büyüyen toplumsal muhalefeti bastırmaya hazırlanıyor.
Kapitalist partiler, süper zenginlerin doğrudan araçlarıdır. Hepsi kapitalist mülkiyeti savunuyor ve bu nedenle savaş ve kemer sıkma politikalarını destekliyor.
CDU ve SPD, bu askeri güçlenmeyi bürokratik bir soğukkanlılıkla hayata geçiriyor ve sosyal devletin son kalıntılarını yok ediyor. Bir zamanların pasifistleri Yeşiller, en azılı savaş kışkırtıcılarına dönüştüler. Hükümeti sağdan eleştiriyor, Rusya’ya karşı savaşın tırmandırılmasını talep ediyor ve daha da fazla silahlanma çağrısı yapıyorlar.
Faşist Almanya için Alternatif (AfD) ise bu politikalara “muhalefet” etmiyor; aksine onları en uç noktaya taşıyor. AfD bir “barış partisi” değildir. Parti, daha Bundestag seçim kampanyası sırasında askeri harcamaların gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarılmasını talep etmişti. Bu hedef şimdi federal hükümet tarafından hayata geçiriliyor.
AfD, militarizme ve sosyal harcamaların kesilmesine yönelik her türlü muhalefeti acımasızca bastırmak ve devlet aygıtını güçlendirmek istiyor. Mültecilere karşı yürüttüğü karalama kampanyası bu amaca hizmet ediyor. Parti, zenginlerin daha da zenginleşmesinden ve yeniden silahlanmadan kaynaklanan sosyal felaketin faturasını toplumun en savunmasız kesimlerine çıkarıyor. AfD’yi içeren bir hükümet, tıpkı onun ABD’deki müttefiki Trump gibi, zenginlerin çıkarlarını aşırı bir gaddarlıkla dayatacaktır. AfD bir alternatif değil; savaş politikalarının ve mali oligarşi diktatörlüğünün en saldırgan savunucusudur.
AfD işte bu yüzden sistematik biçimde güçlendirildi ve programı işte bu yüzden Bundestag’daki tüm partiler tarafından uygulamaya konuyor. AB düzeyinde uzun süredir yürürlükteki bir uygulama olan faşistlerle işbirliği çağrıları CDU, SPD ve FDP içinde güçleniyor. Sahra Wagenknecht’in BSW’si ise bir AfD “uzmanlar hükümeti”ne çoğunluk desteği sağlamaya bile talip oluyor.
Sol Parti (Die Linke), son federal seçimlerde önemli sayıda oy aldı; çünkü Merz’in AfD ile işbirliğine açıkça karşı çıkmış ve Bundestag’da mültecilere yönelik karalama kampanyasına katılmayan tek parti olmuştu. Gelgelelim seçim yapılır yapılmaz, aynı Merz’in hızla başbakan seçilmesini mümkün kıldı. Son parti kongresinde ise sözde AfD’yi durdurmak için CDU ile koalisyon yönetimleri kurma kararı bile aldı. Bu, bir yangını söndürmek için kundakçıyla ittifak kurmaktan farksızdır.
Gerçekte AfD’yi güçlendiren, tam da Sol Parti’nin sağcı politikaları olmuştur. Parti, hükümetin parçası olduğu her yerde, sol siyaset adına sosyal kesintileri, devlet aygıtının genişletilmesini ve ücret kesintilerini desteklemiş ve böylece AfD’nin önünü açmıştır. Sol Parti’nin eyalet başbakanlığı makamını 10 yıl boyunca elinde tuttuğu Thüringen’de AfD, anketlerde yüzde 40 düzeyinde seyrediyor.
Sol Parti, Almanya parlamentosunun ikinci meclisi olan Bundesrat’ta da trilyonları bulan savaş kredileri lehine oy kullandı ve Almanya’nın soykırımcı devlet politikasını defalarca ve üzerine basa basa onayladı. Partinin eski eş genel başkanı Jan van Aken, işi İranlı hükümet yetkililerine yönelik ABD suikastlarını alkışlamaya bile vardırdı.
Berlin’de Sol Parti, Elif Eralp’i birinci sıra adayı olarak gösteriyor ve toplumsal felaketi çözmeyi vaat ediyor. Bu sinizmin üstüne çıkmak zordur. Sol Parti ve öncülü PDS, 16 yıl boyunca Berlin eyalet hükümetinin parçasıydı. Bu süre içinde kamuda on binlerce kişinin istihdamını sona erdirdiler, ücretleri kırptılar, toplu sözleşme koşullarını aşındırdılar ve 150 bin belediye konutunu finansal yatırımcılara sattılar. Berlin’in bugün mustarip olduğu toplumsal sefaleti bizzat kendileri yarattılar.
Eralp’in kendi açıkladığı rol modeli, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’dir. Mamdani, seçilmesini Trump’a yönelik kitlesel muhalefete borçluydu; ilk resmi icraatı ise Beyaz Saray’da Trump ile “verimli” bir görüşme yapmak oldu. Sol Parti de aynı şekilde davranacaktır: kampanya boyunca tumturaklı vaatler, seçimin ertesi günü ise ihanet.
AfD’ye karşı böylesi “demokratlar” ile ittifak halinde mücadele edilemez. AfD, kapitalist krizin tüm partileri giderek daha fazla sağa savurmasının en keskin ifadesidir. Dolayısıyla AfD’ye karşı mücadele; tüm kapitalist partilerden kopuşu ve işçi sınıfının uluslararası sosyalist bir program temelinde bağımsız siyasi seferberliğini gerektirir.
İflas etmiş kâr sisteminin karşısına eşitlikçi, demokratik ve sosyalist bir toplumla çıkmanın zamanı gelmiştir.
İşçilerin kendi uluslararası partisine ihtiyacı var: SGP’yi inşa edin!
Sosyalist bir karşı hücumun nesnel temelleri mevcuttur. Ticaret savaşı, şiddetli sınıf mücadelelerini gündeme getiriyor. ABD’de Trump’a karşı güçlü bir hareket şekilleniyor. “Krallara Hayır” gösterilerinde milyonlarca insan protestolara katıldı ve yüz binlerce işçi grevlerle direniyor. Fransa, İtalya, Yunanistan ve çok sayıda başka Avrupa ülkesi de defalarca büyük grev ve protesto dalgalarıyla sarsıldı.
Avrupa’nın, ABD’nin ve tüm dünyanın işçileri, Almanya işçilerinin doğal müttefikleridir. Aynı sorunlarla ve aynı uluslararası şirketlerle karşı karşıyadırlar. Ancak çoktan eş yöneticilere dönüşmüş olan ve savaş ile ticaret savaşı politikalarını destekleyen sendika bürokratları, Atlantik’in her iki yakasında da bu mücadeleleri ulusal düzeyde yalıtmak ve bastırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gelgelelim bunda giderek daha az başarılı oluyorlar.
Üretim bugün küresel ölçekte bütünleşmiştir. İşçi sınıfı, gündelik varoluşu içinde uluslararası bir sınıftır. Yoksulluğun, açlığın ve toplumsal sıkıntının üstesinden gelmenin teknolojik ve maddi koşulları hiç bu kadar elverişli olmamıştır. Oysa mali oligarşinin egemenliği altında bu muazzam üretici kapasiteler; savaşın, gözetlemenin ve bireysel zenginleşmenin hizmetine koşulmaktadır.
Eksik olan, siyasi önderliktir; yani işçi sınıfının kendiliğinden mücadelelerine bilinçli bir perspektif kazandıracak, onları ulusal sınırların ötesinde birleştirecek ve siyasi iktidarı almaya hazırlayacak uluslararası bir sosyalist parti.
Belirleyici görev; doğaları gereği uluslararası olan sınıf mücadelelerine uluslararası bir biçim ve kapitalist sömürü mantığını reddeden sosyalist bir perspektif kazandırmaktır. Bu da kapitalizmin tüm savunucularına karşı siyasi bir mücadeleyi ve yeni bir devrimci işçi partisinin inşasını gerektirir.
Egemen sınıf nasıl emperyalizmden, savaştan ve faşizmden oluşan gerici geleneklerine geri dönüyorsa, işçi sınıfı da devrimci, sosyalist ve enternasyonalist geleneklerine geri dönmelidir.
August Bebel, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’ten, Lenin ve Ekim Devrimi üzerinden, Stalinizme karşı Sol Muhalefet’i ve Dördüncü Enternasyonal’i kuran Lev Troçki’ye uzanan bu Marksist gelenek, bugün Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından temsil edilmektedir; SGP ise onun Almanya şubesidir.
İşte bu yüzden şimdi SGP’nin seçim kampanyasını desteklemek büyük önem taşıyor. Bizler ne kazançlı makamların ne de savaş partileriyle bir hükümete katılmanın peşindeyiz. Seçim kampanyasını; işçileri muazzam tehlikelere karşı uyarmak, onlara sosyalist bir program sunmak ve savaşa, diktatörlüğe ve toplumsal eşitsizliğe karşı direnişi örgütlemek için kullanıyoruz. Temsilciler Meclisi’nde kazanacağımız her sandalyeyi bu mücadelenin bir kürsüsü olarak kullanacağız.
Harekete geçmenin ve kapitalizmin kötülüklerini kesin olarak ortadan kaldıracak yeni bir sosyalist kitle partisi inşa etmenin zamanı gelmiştir.
Apaçık toplumsal eşitsizliği, sağlık ve eğitim sistemlerinin yok edilmesini, AfD’nin yükselişini ve gezegenimizin nükleer yok oluşu doğru gidişini kabullenmeyi reddeden tüm işçilere, gençlere, öğrencilere, kiracılara ve savaş karşıtlarına sesleniyoruz:
SGP’nin seçim kampanyasını destekleyin! Bu seçim bildirisini yaygınlaştırın! İşyerlerinde, okullarda, üniversitelerde ve mahallelerde toplantılar düzenleyin! Bağımsız taban komiteleri inşa edin! Aktif destekçi olarak kaydolun ve SGP’ye katılın!
Berlin seçimini; savaşa, kemer sıkmaya ve faşizme karşı uluslararası sosyalist bir hareketin çıkış noktası yapın!
