Perspektif

1 Mayıs 2026

Kapitalist kriz, savaş ve uluslararası sınıf mücadelesi

Bu konuşma, WSWS ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından düzenlenen 2026 Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nın açılışında, WSWS Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North tarafından yapıldı.

Yoldaşlar, işçiler, gençler, dostlar, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin destekçileri bugün her kıtada bir araya geldi. Bu 1 Mayıs toplantısını, emperyalist şiddete ve kapitalist gericiliğe karşı direnişin ön saflarında yer alan herkesle dayanışma ilanıyla açıyoruz.

Uluslararası işçi sınıfı adına, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in, diğer tüm emperyalist güçlerin desteğiyle, İran’a karşı yürüttüğü emperyalist saldırı savaşını kınıyoruz. Bu savaşta işçi sınıfının tutumu konusunda hiçbir belirsizlik olamaz. İşçi sınıfı, İran halkının 28 Şubat 2026’da başlatılan terörist saldırıya karşı ülkelerini savunma hakkını koşulsuz olarak destekler. Bu savaş, uluslararası hukukun her ilkesini ihlal etmektedir. Bu, 1945-46’da Nazi liderlerinin yargılandığı Nürnberg Mahkemesi’nde en büyük uluslararası suç olarak tanımlanan, barışa karşı işlenmiş bir suçtur.

Almanya’nın Nürnberg kentinde, Kasım 1945’te düzenlenen Uluslararası Askeri Mahkeme’nin savaş suçluları davasında sanık kürsüsünde bulunan sanıklar.

Trump, 7 Nisan’da yaptığı yazılı açıklamada şöyle demişti: “Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek.” Bu sözler sonsuza dek utanç verici bir şekilde tarihe geçecek. Bu korkunç tehdit, ABD ve onun İsrailli Siyonist saldırı köpekleri tarafından yürütülen bu savaşın vahşetinin siyasi açıdan en iğrenç ifadesiydi.

Savaşın başlangıcından bu yana İran’da 13 binden fazla hedef vuruldu. İran’da en az 3.375 kişi öldürüldü, bunların arasında 376 çocuk da bulunuyor. Yaralı sayısı 26 bini aştı.

İran şehirlerinin bombalanması, bilim insanlarının ve siyasi liderlerinin ve ailelerinin suikasta uğraması, çocukların öldürülmesi, İran altyapısının tahrip edilmesi ve tüm bir bölgenin savaşa sürüklenmesi, toplu katliam yoluyla egemenliklerini dayatmaya çalışan emperyalist güçlerin kasıtlı eylemleridir.

Gazze’deki Filistin halkına ve Lübnan halkına yönelik devam eden soykırım saldırısını, İsrail devletinin ABD ve Avrupa güçlerinin tam desteği ve aktif katılımıyla işlediği suçları, on binlerce Filistinli çocuğun öldürülmesini, hastanelerin, okulların, su sistemlerinin ve konutların kasıtlı olarak yıkılmasını ve açlığın savaş silahı olarak kullanılmasını aynı şiddetle kınıyoruz. Bu vahşetler, etno-milliyetçi Siyonist projenin tarihsel olarak gerici karakterini tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bir insansız hava aracı tarafından çekilen bu fotoğraf, 24 Ocak 2025 Cuma günü Gazze Şeridi'nin Refah kentinde İsrail'in hava ve kara saldırılarının yol açtığı yıkımı gösteriyor. [AP Photo/Jehad Alshrafi]

Bugün ayrıca Latin Amerika kıyıları açıklarında öldürülen, isimsiz kurbanları da saygıyla anıyoruz. ABD füzeleri tarafından küçük teknelerinde paramparça olan 180’den fazla balıkçı ve işçi. Pentagon’un sinik bir şekilde uyuşturucu kaçakçılığına karşı “önleyici saldırılar” olarak adlandırdığı operasyon kapsamında Karayipler ve Doğu Pasifik’e füzeler yerleştirildi. Emperyalist basında kurbanların isimleri yer almıyor. Ailelerinden asla özür dilenmedi, kimseye tazminat ödenmedi veya hayatta oldukları teyit edilmedi. Onlar ailelerini geçindirmeye çalışan işçilerdi ve Latin Amerika halklarına karşı yürütülen bir terör harekâtı kapsamında dünyanın en güçlü ordusu tarafından katledildiler.

Küba’ya uygulanan ablukayı, yakıt kesintileri ve yaptırımlar yoluyla bir halkın tamamen boğulmasını kınıyoruz. Yaklaşık elli yıl geçmesine rağmen, ABD egemen sınıfı, Küba Devrimi’yle hiçbir zaman uzlaşmadı. 1959 ve 1960 yılları arasında Castro rejimi yaklaşık 1,8 milyar ABD doları değerindeki Amerikan şirket varlıklarına el koymuştu. Aynı anda, devrim Batista diktatörlüğü altında gelişen mafya imparatorluğunu da ortadan kaldırdı.

Kumarhaneler kapatıldı, oteller kamulaştırıldı, gangsterler hapse atıldı veya sınır dışı edildi ve mafyanın yaklaşık 100 milyon dolarlık yatırımı bir gecede silindi. En kötüsü de, devrimci rejim, zengin Amerikalı turistlere, askeri personele, şirket yöneticilerine ve ABD Kongresi üyelerine hizmet veren genelevleri kapatma cüretini gösterdi. ABD emperyalizmi, Küba halkını bu cüret, emperyalist ayrıcalıklara karşı yapılan bu affedilmez ihlal nedeniyle asla affetmedi.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Manduro’nun kaçırılmasını, 3 Ocak’ta Caracas’ta düzenlenen bombardıman sırasında ele geçirilmesini ve CIA ile Chevron ve Shell gibi şirketlerin yağmacılarına teslim edilmesini, açık bir emperyalist korsanlık eylemi olarak kınıyoruz. Bu suçlar, dünyada hüküm süren kanunsuzluğu somutlaştırıyor; emperyalist gücün göstermelik olarak bahsettiği sözde kurallara dayalı uluslararası düzenin devasa bir aldatmaca olduğu ortaya çıkmıştır. Yürürlükte olan tek yasa, hiçbir kısıtlamayı, sınırı, anayasayı, mahkemeyi ve insan hayatını kendi çıkarlarının önünde engel olarak görmeyen bir kapitalist oligarşinin uyguladığı güç yasasıdır.

Bu 1 Mayıs’ta, sınıf savaşı zulmünün kurbanı olan, sömürüye direnmek, savaşa karşı çıkmak veya işçi sınıfının demokratik haklarını savunmak suçundan tutuklanan, kara listeye alınan, işten çıkarılan, sınır dışı edilen, kumpasla suçlanan ve hapse atılan tüm işçilere dayanışmamızı iletiyoruz.

NATO’nun kışkırttığı savaşa cesurca karşı çıktığı ve Rus ve Ukraynalı işçilerin birliğini savunduğu için Zelenskiy rejimi tarafından iki yıldan fazla süredir hapsedilen, Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın genç Ukraynalı Troçkist lideri yoldaşımız Bogdan Syrotiuk’a selamlarımızı iletiyoruz. Ukrayna devlet savcılarının Bogdan’ın Rus istilasının destekçisi olduğu iddiası, avukatları tarafından kapsamlı bir şekilde çürütülmüştür. Bogdan’ın Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan açıklamaları, kendisine yöneltilen suçlamaları yalanlamaktadır. O, tıpkı Zelenskiy’nin emperyalizm yanlısı kukla hükümetine karşı olduğu gibi, kapitalist Putin rejimine karşı da uzlaşmaz bir muhaliftir. İşçi sınıfını Bogdan’ın özgürlüğü için mücadele etmeye çağırıyoruz.

Bogdan Syrotiuk, John Reed'in Dünyayı Sarsan On Gün adlı kitabının eski bir Sovyet baskısında yer alan Lev Troçki'nin resmini gösteriyor, Nisan 2023. [Photo: WSWS]

Türkiye’de tutuklu bulunan işçi sınıfı önderlerine dayanışmamızı iletiyoruz. Mart ayında tutuklanan ve şirketler, devlet ve sendika bürokrasisi arasındaki iş birliğine dair işçilere gerçekleri anlatma “suçunu” işlediği için hapsedilen ve siyasi yasak tehdidiyle karşı karşıya kalan Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Başkanı Mehmet Türkmen’in derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Eskişehir’den Ankara’ya Doruk maden işçilerinin tarihi yürüyüşüne önderlik eden ve son dönemde defalarca tutuklanan, Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın cesur lideri ve Umut-Sen’in örgütlenme koordinatörü Başaran Aksu’ya selamlarımızı iletiyoruz. Madencilerin taleplerinin kabul edildiği haberini büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz.

Ama mücadeleler sürüyor. Ormanları ve köylülerin yaşam alanlarını maden şirketlerinin yağmalama girişimlerine karşı savunan genç kadın lider Esra Işık’ın ve Erdoğan rejimi tarafından hapsedilen tüm sınıf savaşı tutsaklarının serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Bu tutuklamalar, Türkiye egemen sınıfının yeniden ortaya çıkan bağımsız işçi hareketine karşı bilinçli bir saldırısının parçasıdır. Türkiye’nin İran’a karşı emperyalist savaşın içinde giderek daha fazla çekilmesiyle yoğunlaşan bir saldırıdır bu.

Amerika Birleşik Devletleri’nde göçmenlere yönelik zulümde hiçbir azalma yok. Şu anda Trump yönetimi tarafından toplu cezalandırmalara maruz bırakılan Hayam el-Gamal ve beş çocuğuyla dayanışmamızı ilan ediyoruz. Trump yönetimi, çok sayıda mahkeme kararına açıkça meydan okuyarak, onları sınır dışı etme çabalarına devam ediyor. Hiçbir suç işlememiş olan bu ailenin zulme uğraması, tüm işçi sınıfına bir uyarı niteliğindedir: Anayasal koruma, mahkeme kararı veya demokratik haklardan hiçbiri, ABD’de vatandaş olsun ya da olmasın, şu anda tüm emekçilere karşı hazırlanmakta olan polis devleti yöntemlerinin önünde duramayacaktır.

Bu nedenle, ICE’ın operasyonlarında yakalanan ve şu anda Amerika Birleşik Devletleri genelinde kurulan toplama kampları ağında tutulan her göçmen işçinin, her öğrencinin, her erkeğin, kadının ve çocuğun derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılmasını talep ediyoruz. North Lake, Dilley, Folkstone, Otey, Mesa, Krome, Alligator Alcatraz ve insanların suçlama olmaksızın, yargılama olmaksızın ve çaresiz bir şekilde tutulduğu her tesis kapatılsın. Alıkonan insanların özgürlüğüne kavuşması için verilen mücadele, tüm işçi sınıfının demokratik haklarını savunma mücadelesidir.

Son olarak, Minneapolis’te ICE ve Sınır Kontrolü ajanları tarafından vurularak öldürülen Renée Nicole Good ve Alex Pretti’nin ailelerine başsağlığı dileklerimizi yineliyoruz. Ölümleri unutulmayacak. Ölümleri boşuna olmayacak.

Renée Nicole Good ve Alex Pretti [Photo]

Emperyalist savaşa muhalefet, demokratik hakların yılmadan savunulması ve sınıfsal baskının her biçimine karşı mücadele, 1 Mayıs kutlamalarımızın temelini oluşturmaktadır. Bugünkü toplantımıza bu ruhla başlıyoruz.

Ancak 1 Mayıs kutlamaları uluslararası dayanışma açıklamalarıyla sınırlı kalmamalıdır. Bu aynı zamanda mevcut dünya durumunun nesnel bir analizinin yapılması için de bir vesile olmalıdır, çünkü işçi sınıfının stratejisi bu tür bir analiz temelinde şekillenir. Bu görev, bugün en büyük aciliyeti kazanmaktadır, zira bu 1 Mayıs İşçi Bayramı, dünya kapitalist sisteminin krizinin kritik bir aşamasında kutlanmaktadır.

İran’a karşı savaş ve 35 yıllık sürecin zirvesi

İran’a karşı savaş, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasıyla başlayan ve 35 yıl süren belirli bir tarihsel dönemin zirvesine işaret ediyor.

 İran’a karşı savaş, münferit bir olay olarak, belirli bir başkanın politikası olarak ya da yalnızca İsrail lobisinin ürünü olarak anlaşılamaz. İsrail rejimi ve onun ABD’deki lobicileri, elbette, on yıllardır İran’a karşı savaş çıkarmak için çaba sarf ediyorlardı. Ancak hem antisemitik ve milliyetçi “Önce Amerika”cı sağcılar arasında hem de orta sınıf sahte solun bazı kesimlerinde dolaşan, savaşın AIPAC, Netanyahu ve İsrail devleti tarafından aslında isteksiz olan Amerikan dış politika kurumuna dayatıldığı anlatısı tamamen yanlıştır ve Amerikan emperyalizmini savunmak için bir bahane niteliğindedir. Bu anlatı, İsrail olmasaydı Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasının iyilikseverlikle dolu olacağını ima eder.

Bu absürt anlatı, savaş karşıtı hareketi, dünyanın başlıca karşıdevrimci gücü olan Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleden uzaklaştırarak onunla uzlaşmaya yönlendirmektedir. Sadece Siyonistlerin etkisini ortadan kaldırmak yeterli; bundan başka bir şeye gerek yok. Bu siyasi masal, tarihsel kayıtlara şöyle bir bakıldığında tamamen çöker. İlk olarak, ABD egemen sınıfının, nasıl ve ne zaman cinayet işleyeceği konusunda kimseden tavsiyeye, hele ki teşvike ihtiyacı yoktur. ABD, toplu şiddet konusunda dünyanın emsalsiz uzmanıdır. Onun kanlı sicili, 20. yüzyılın ilk on yılındaki Filipin soykırımından, 1910’lardaki Meksika devrimini bastırmak için yapılan acımasızlıklara, Orta ve Güney Amerika’da tekrarlanan müdahalelere, Japonya’ya atılan iki atom bombasına, 1950-1953 yılları arasında üç milyon Korelinin ve 1961 ile 1973 yılları arasında aynı sayıda Vietnamlının katledilmesine kadar uzanmaktadır. Bir de son 30 yılda Ortadoğu’da yapılan tüm savaşlar var.

“Savaşın Dehşeti” adlı fotoğraf, Güney Vietnam Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçağın bir grup Güney Vietnamlı asker ve sivile napalm bombası attıktan sonra, Phan Thi Kim Phuc’un Vietnam’ın Trảng Bàng yakınlarındaki bir yolda koşarkenki halini göstermektedir.

Tarihsel gerçekleri ortaya koymak gerekirse, İsrail’in kendisi Amerika Birleşik Devletleri’nin bir ürünüdür ve ABD onu 78 yıldır silahlandırıp finanse etmektedir. İsrail, Ortadoğu’da Amerikan emperyalizminin askerileştirilmiş bir ileri karakolu işlevi görmüştür.

Dahası, ABD emperyalizmi, 1953’te CIA tarafından düzenlenen darbeyle iktidara getirilen Şah’ın kukla rejimini deviren 1979 devrimini hiçbir zaman kabullenmemiştir.

İran, ABD’nin 2006’dan beri her Ulusal Güvenlik Stratejisi bildirisi belgesinde en büyük düşmanlar arasında gösterilmiştir. Clinton, Bush, Obama ve Trump’ın ilk dönemi, Biden ve şimdi de Trump’ın ikinci yönetimi altında gizli operasyonların, yaptırım rejimlerinin, suikastların ve askeri tehditlerin hedefi olmuştur. İran’a karşı savaş, Amerikan emperyalizminin otuz yılı aşkın zamandır sürdürülen iki parti destekli politikasının doruk noktasıdır.

Ancak en temel anlamıyla emperyalist savaş, yalnızca öznel kararların, kötü etkilerin ve yanlış politikaların ürünü değildir. Aksine, bu, bizzat kapitalist sistemin iki temel nesnel çelişkisinin sonucu ve ifadesidir. Birincisi, üretici güçlerdeki özel mülkiyet ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişki; ikincisi ise, ekonomik üretimin küresel niteliği ile siyasi iktidarın ve sermaye birikiminin örgütlenmeye devam ettiği ulus devlet sistemi arasındaki çelişkidir. Son elli yılda üretimin küreselleşmesi, her kıtadaki işçilerin emeğini, eşi benzeri görülmemiş yoğunluktaki tedarik zincirleri, finansal akışlar ve bilgi ağlarıyla birbirine bağlı tek bir küresel sürece entegre etti.

Son 35 yıldaki ekonomik ve siyasi gelişmelerin tamamı, küresel krizin dinamiklerine ilişkin bu Marksist analizi doğrulamıştır.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılması, Amerikan egemen sınıfı tarafından kapitalizmin tarihi bir zaferi olarak ilan edildi. İddiaya göre, sosyalizmin sözde başarısızlığı, kapitalist dünyanın 1917 sosyalist Ekim Devrimi öncesindeki haline geri dönmesinin yolunu açmıştı. Devrimin ardından yaşanan her şey, uluslararası işçi sınıfının yükselişi, ezilen kitlelerin emperyalizme karşı muazzam küresel hareketi ve 1945’te Nazi Almanya’sının yenilgisi ve 1949’da Çin Devrimi’nin zaferi sonrasında kazanılan toplumsal ilerlemeler, tersine çevrilecekti.

Kızıl Ordu askerleri Berlin'deki Reichstag'a Sovyet bayrağını çekerken, 2 Mayıs 1945.

Ancak bu kâbusvari perspektif, SSCB’nin dağıtılmasının nedenleri ve küresel önemi hakkındaki yanlış bir değerlendirmeye dayanıyordu. Sovyetler Birliği’nde başarısız olan sosyalizm değildi, anti-sosyalist ulusalcı Stalinist rejimdi. Bu rejim, Ekim Devrimi’ne ilham veren Marksist enternasyonalizmin inkârını temsil ediyordu. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasını, işçi sınıfının küresel kapitalizme karşı uluslararası mücadelesinden koparan Stalinist “tek ülkede sosyalizm” programı, ekonomik ve politik olarak iflas etmiş olduğunu kanıtlamıştı.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Troçki’nin Ekim Devrimi’ne yönelik Stalinist ihanet hakkındaki analizine dayanarak, Sovyet bürokrasisinin ulusalcı politikalarının sonuçlarını açıkça öngörmüştü. Bu satırlar, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasından dört yıl önce, 1987’de yazılmıştır:

Teknoloji eksikliği ve sanayi ile tarım arasındaki süregelen çelişkiler ancak dünya pazarına erişim yoluyla çözülebilir. Sovyetler Birliği’nin bu pazara entegrasyonunun önünde yalnızca iki yol vardır: Gorbaçov’un kapitalist restorasyona giden yolu ve dünya sosyalist devrimi yolu.

Gorbaçov ilk yoldan gitti. Aralık 1991’de SSCB’nin dağıtılması, bu ihanetin doruk noktasıydı. Ekim Devrimi’nin mezar kazıcıları olarak işe başlayan Stalinist bürokrasi, bugün Putin’in önderliğindeki yeni Rus oligarşisinin en yoz ve açgözlü fraksiyonu haline geldi.

Amerikan emperyalizmi için ise aynı temel çelişki farklı bir tepki doğurdu. Ancak bu, Stalinist çöküş gibi, serbest bir tercih meselesi de değildi. Ekonomik üstünlüğünün geri döndürülemez şekilde aşınması, Japon ve Alman sanayi rakiplerinin yükselişi, Çin’in büyük bir ekonomik ve sanayi gücü olarak ortaya çıkması, yerli üretimin zayıflaması, artan ticaret ve bütçe açığı yükü karşısında Amerikan kapitalizmi, ekonomik yollarla eski konumunu geri kazanamadı. Elinde ezici bir üstünlükle hâlâ sahip olduğu tek araç, askeri güçtü.

1991 sonrası otuz yıllık ABD terörizmi, Irak, Yugoslavya, Afganistan, Libya, Suriye, Ukrayna ve diğer ülkeleri paramparça etti; milyonlarca insanın hayatına mal oldu, tüm bu toplumları mahvetti ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük mülteci krizini yarattı. Bu savaşlar fiyasko ile sonuçlandı ve ABD emperyalizminin talihini döndürmeyi başaramadı.

21 Mart 2003 tarihli bu fotoğrafta, Irak'ın başkenti Bağdat'ın ABD öncülüğündeki güçler tarafından ağır bombardımanı sırasında yanan bir hükümet binası görülüyor. [AP Photo/Jerome Delay]

Amerikan bombaları ve füzeleri tüm dünyada yıkıma yol açtı ama Amerikan emperyalizminin askeri operasyonlarının yanı sıra Amerikan ve dünya kapitalizminin krizi de büyüdü. Emperyalist saldırılara, giderek daha derinleşen bir dizi finansal kriz eşlik etti: 1994 Meksika pesosu krizi, 1997 Asya krizi, 1998 Rusya temerrüdü ve Long-Term Capital Management firmasının çöküşü, 2000 dot-com iflası, 2008 küresel mali krizi, 2011-12 Avrupa devlet borcu krizi, 2020 pandemi şoku ve 2022’den beri dolar sistemi krizinin biriken belirtileri.

ABD merkezli küresel krizin en görünür ve endişe verici tezahürü, ulusal borçtaki şaşırtıcı artıştır. 2001 yılında borç yaklaşık 5,8 trilyon dolardı. Şu anda 40 trilyon dolara yaklaşıyor. Emperyalizmin tarihsel ve ekonomik açıdan daha da önemli bir tezahürü ise altın fiyatıdır. 1944’te doların dünya rezerv para birimi olarak statüsünü belirleyen Bretton Woods Konferansı’nda, bir ons altının değeri 35 dolar olarak belirlenmişti.

Bu fiyat, Nixon yönetimi Bretton Woods sistemini reddedene kadar geçerli kaldı. Sistemin sonu, altın fiyatlarında amansız bir yükselişi tetikledi ve bu yükseliş son bir yılda patlayıcı bir nitelik kazandı. Bir ons altının fiyatı şu anda yaklaşık 4.500 dolar civarında. Başka bir deyişle, binlerce yıldır değer ölçütü işlevi gören altına göre doların değeri, yarım yüzyıldan biraz fazla bir sürede yüzde 99’dan fazla azaldı.

1991’den 2026’ya kadarki 35 yıllık süreç, bu çerçeve içinde anlaşılmalıdır. Bunlar tek bir tarihsel süreci oluşturmaktadır: Amerikan kapitalizminin, ekonomik yollarla aşamadığı bir çelişkiyi askeri şiddet yoluyla aşma girişimi. Savaşlar, 20. yüzyıldaki iki dünya savaşını da ortaya çıkaran, dünya ekonomisi ile ulus devlet sistemi arasındaki çözümsüz aynı çelişkinin yönlendirdiği sürekli bir gidişatın parçalarıdır.

Dışarıda savaş ve içeride diktatörlük

Ancak İran’a karşı savaş, uzun bir askeri operasyonlar dizisinin sadece bir başka bölümü değildir. Bu savaşın yankıları, bu çatışmaya açıkça küresel bir karakter kazandırıyor; özellikle de emperyalist güçlerin uluslararası işçi sınıfına karşı yürüttüğü küresel bir savaş niteliği taşıyor. 13 Nisan’dan bu yana ABD Donanması, Basra Körfezi’ndeki İran limanlarını abluka altına aldı. Bu savaşın başlamasında hiçbir rolü olmayan milyarlarca insan şimdi bunun sonuçlarını hissediyor.

Hürmüz Boğazı haritası [Photo by Goran_tek-en / CC BY-SA 4.0]

En ciddi etki, gelişmekte olan ülkelerde gıda güvenliğiyle ilgilidir. Abluka, Gazze ve Sudan’da halihazırda devam eden kıtlıkların derinleşmesine, başka ülkelerin kriz durumundan acil durum veya felaket düzeyinde gıda güvensizliğine geçmesine ve önümüzdeki 12 ila 18 ay içinde birçok ülkede çocuklar ve yaşlılar arasında yoğunlaşan fazladan ölüm oranlarına yol açacaktır.

Bu sonuçlar, Washington ve Kudüs’te alınan kararların doğrudan bir sonucudur. Bu kararların bedelini açlıkla ve canlarıyla ödeyecek olanlar Doğu Afrika’daki çiftçiler, Güney Asya’daki aileler ve asıl çatışmada hiçbir rolü olmayan ülkelerdeki çocuklar olacak.

İran’a karşı savaş, yalnızca Amerikan emperyalizminin yurt dışındaki yağmacı amaçlarını değil, aynı zamanda rejimin yurt içindeki sosyal ve siyasal gerçekliğini de ortaya koymuştur. Trump, Amerikan kapitalizminin iflasına ve egemen sınıfının çürümesine dayanan, uzun soluklu bir ekonomik, sosyal ve siyasi sürecin ürünü, somutlaşmış hali ve doruk noktasıdır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi yapısı, toplumsal temeliyle, yani muazzam bir serveti kontrol eden ve tüm yasal, demokratik ve ahlaki kısıtlamaları kendi çıkarlarına karşı tahammül edilemez engeller olarak gören küçük bir oligarşinin topluma hakimiyetiyle uyumlu hale getirilmektedir. Trump’ın yükselişi bu gerçeğin bir ifadesidir.

İran’a karşı savaş, işçi sınıfının sosyal haklarına yönelik doğrudan bir saldırı yoluyla finanse ediliyor. Trump’ın 2027 mali yılı bütçe talebi, savunma için yaklaşık 1,5 trilyon dolar öngörüyor; bu, modern Amerikan tarihindeki en yüksek askeri harcama seviyesi ve sadece İran’a karşı savaş için değil, Çin ve Rusya’ya karşı küresel savaş için de hazırlıkların büyük ölçüde artırılması anlamına geliyor. Bu, en açık anlamıyla bir dünya savaşı bütçesidir.

Peki, bunun bedeli nasıl ödenecek? Trump, bu soruya son derece açık sözlü bir yanıt verdi. Sosyal programların feda edilmesi gerektiğini, çünkü kendi ifadesiyle “savaş halinde” olduğumuzu söyledi. Ve ısrarla, “Kreş, Medicaid, Medicare gibi masrafları karşılamamız mümkün değil,” dedi ve ekledi: “Öncelikle bir hususla ilgilenmeliyiz: askeri koruma.” Yani Medicare, Medicaid, Sosyal Güvenlik, eğitim, konut ve işçi sınıfının son yüzyılda kazandığı her türlü asgari sosyal koruma, militarizmi finanse etmek, oligarşiyi zenginleştirmek ve devletin baskı aygıtını güçlendirmek için yağmalanacak.

Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşananlar salt ulusal bir siyasi kriz değildir. Bu, dünya tarihinin önemli bir sarsıntısıdır. Bir zamanlar dünya kapitalizminin istikrar sağlayıcısı olan ABD, küresel istikrarsızlığın en büyük kaynağı haline gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde demokratik yönetimin çöküşü, siyasette açık gangsterliğe yöneliş, tüm toplumsal yaşamın oligarşinin çıkarlarına tabi kılınması ve askeri şiddet yoluyla dünyayı yeniden paylaşma çabası, tüm kapitalist düzenin krizini en yoğun ve patlayıcı biçimde ifade etmektedir.

Başkan Donald Trump, 2 Aralık 2025 Salı günü Washington’daki Beyaz Saray’da düzenlenen Kabine toplantısında konuşurken; solda Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve sağda Savunma Bakanı Pete Hegseth onu izliyor. [AP Photo/Julia Demaree Nikhinson]

Aynı temel süreçler, her büyük kapitalist ülkede de gözlemlenmektedir. Kapitalizmin krizi uluslararasıdır, diktatörlüğe ve savaşa yöneliş de öyle. Avrupa’daki egemen sınıf, ikiyüzlü pasifist söylemlerini hızla ve utanmazca bir kenara bırakarak, köklü emperyalist militarizm geleneğini yeniden canlandırıyor ve işçi sınıfının ve gençliğin, dedeleri ve büyük dedelerinin geçen yüzyıldaki iki dünya savaşında yaptığı gibi savaşmaya ve ölmeye hazır olması gerektiğini ilan ediyor. Bu sadece laf kalabalığı değil. Avrupa’nın NATO güçleri halihazırda Rusya’ya karşı fiili bir savaş halindeler. Ukrayna, NATO’nun Doğu Avrupa’daki İsrail’ine eşdeğer bir ülkeye dönüştü.

Uluslararası Komite, geçen yüzyılın tarihsel deneyimlerine ilişkin analizinde, 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na yol açan aynı çelişkilerin 1917’de Rusya’da sosyalist devrime neden olduğunu vurgulamıştır. Aynı tarihsel dinamik bugün de iş başındadır. Emperyalist şiddetin patlamasının altında yatan küresel kapitalizmin krizi, aynı zamanda uluslararası işçi sınıfının devrimci mücadelesinin patlamasına da zemin hazırlıyor.

Sosyalist devrimin on yılının ikinci yarısı

2020’lerin başında, Dünya Sosyalist Web Sitesi, uluslararası işçi sınıfının devrimci hareketinin yeniden ortaya çıkacağını öngörmüştü. On yılın yarısını geride bıraktık. Uluslararası Komite, küresel krizin nesnel gelişiminin bu perspektifi doğruladığına inanmaktadır.

On yılın ilk beş yılına, egemen seçkinleri yoğunlaşan siyasi gericilik yönelimi damgasını vurdu. Bu, bir dizi tesadüfün ürünü ya da münferit demagogların işi değildi; aksine, kapitalizmin derinleşen krizini demokratik yollarla çözemeyen küresel bir oligarşinin sistemik tepkisiydi. Hükümetlerin milyonlarca insanın hayatını şirket kârlarının taleplerine kurban ettiği Covid-19 pandemisi, işçi sınıfının sosyal çıkarları ile iktidardaki azınlığın mali çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı ortaya çıkardı.

İşçiler, 9 Nisan 2020 tarihinde Hart Adası'nda bir toplu mezara cesetleri gömüyor. [AP Photo/John Minchillo]

Ukrayna’da savaşın patlak vermesi, Gazze’deki soykırım, İran’ın bombalanması, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması ve Meksika, Grönland, Panama ve Küba’ya yönelik tehditler, ABD önderliğindeki emperyalist güçlerin krize dünyayı şiddet yoluyla yeniden paylaşarak yanıt verdiğini ortaya koymuştur.

Emperyalist merkezlerde, dışarıdaki bu yönelim, içeride otoriter rejime yöneliş, Trump’ın geri dönüşü ve Amerika Birleşik Devletleri’nde açıkça kurulan başkanlık diktatörlüğü, Arjantin’de Milei’nin, İtalya’da Meloni’nin ve Avrupa genelinde aşırı sağcı hükümetlerin yükselişi, demokratik hakların sistematik olarak ortadan kaldırılması, polisin militarizasyonu, göçmenlere zulüm ve muhalefetin suç haline getirilmesi ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olmuştur. Bu arada, toplu işten çıkarmalar, yapay zekâ kaynaklı iş kayıpları, enflasyon ve sosyal programların ortadan kaldırılması milyarlarca işçinin yaşam koşullarına yönelik saldırıyı yoğunlaştırırken, küresel milyarderlerin serveti 2025 yılında 18,3 trilyon dolara yükseldi.

On yılın ilk yarısında kapitalist gericilik ve emperyalist militarizm patlaması yaşandığı inkâr edilemez. Dünya savaşı gelecekteki bir tehdit değil, şu anda yaşanan bir gerçekliktir; ancak kapitalist sistemin savaş ve baskıda kendini gösteren aynı çelişkileri, küresel sınıf mücadelesinin de patlak vermesine yol açmıştır.

On yılın ikinci yarısı, uluslararası ölçekte toplumsal mücadele eğiliminin patlamasıyla giderek daha fazla karakterize ediliyor. Marx 1845’te şöyle yazmıştı: “Tarihsel eylemin kapsamlılığı arttıkça, bu eylemin hedefi olan kitlenin büyüklüğü de artacaktır.” Bu görüşün ilk teyidi olarak, çok sayıda emekçi sosyal ve siyasi mücadeleye dahil oluyor.

Sadece 2026 yılının ilk çeyreğinde sekiz Avrupa ülkesinde 458 grev oldu; bunlardan beşi ulusal veya bölgesel düzeyde genel grevdi. Bu, 2025’teki aynı döneme kıyasla ölçülebilir bir ivmeyi temsil etmektedir. 2026 yılının ilk çeyreğinde, 12 Mart’ta Belçika’da ve 9 Mart’ta İtalya’da ulusal genel grevler düzenlendi. İspanya’nın Endülüs ve Bask bölgelerinde 8 ve 17 Mart tarihlerinde bölgesel genel grevler düzenlendi. Kuzey Kıbrıs’ta genel grev oldu ve şubat ayında Arjantin’de ulusal genel grev yapıldı. Tek bir çeyrekte yapılan genel grevlerin yoğunluğu, 2025’in zaten oldukça yüksek olan hızını aşmıştır. Hindistan’ın Maharashtra eyaletinde yaklaşık 1,7 milyon kamu çalışanı greve gitti.

Nesnel göstergeler açısından, grev sayısı, seferberliklerin büyüklüğü, coğrafi dağılım, sektörel yayılım, süre, grev yetkisi sınırları ve devlet güçleriyle çatışma sıklığı bakımından, 2026 yılının ilk ayları, 2025 seviyelerinin ötesinde, sınıf çatışmasının açık ve ölçülebilir bir şekilde tırmandığını göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde milyonlarca kişinin katılımıyla, kitlesel ICE karşıtı gösteriler düzenlendi; bunlardan 28 Mart’taki “Krallara Hayır” seferberliğine 8 milyon kişi katıldı. Kaliforniya Üniversitesi’nde 42 bin kişi, Kaiser sağlık kuruluşunda ise 31 bin sağlık emekçisi greve gitti.

28 Mart 2026'da New York'ta düzenlenen “Krallara Hayır” mitingi. [Photo: WSWS]

Bu mücadeleler, oligarşiyi faşizme ve savaşa sürükleyen aynı krizin dayattığı koşullara karşı mücadele eden uluslararası bir işçi sınıfı hareketinin nesnel bir ifadesidir. Bu mücadeleler her kıtada ve ekonominin her büyük sektöründe eş zamanlı olarak ve giderek artan bir şekilde sadece işverenler ve hükümetlerle değil, aynı zamanda grev karşıtı bir şirket polisi gibi işlev gören sendika bürokrasileriyle de doğrudan çatışma halinde yaşanıyor.

Günümüzün belirleyici sorusu, bu iki eğilimden hangisinin galip geleceği sorusudur. Egemen sınıf, sisteminin derinleşen krizine faşizm ve savaşla, toplumu militarize ederek, demokratik hakları ortadan kaldırarak, göçmenlere ve siyasi muhaliflere saldırarak ve nükleer felaket tehdidi taşıyan çatışmalar hazırlayarak karşılık verdi. İşçi sınıfı, bu felakete doğru gidişi durdurabilecek tek güçle, kendi kolektif sosyal gücünün seferberliğiyle karşılık veriyor. Sonuç önceden belirlenmiş değildir; sonuç, şu anda devam eden mücadeleler ve işçi sınıfının bu mücadeleler sürecinde geliştireceği siyasi bilinç, örgütlenme ve önderlik tarafından belirlenecektir.

Kesin olarak söylenebilecek şey, göreceli toplumsal denge döneminin sona erdiğidir. On yılın başında tespit ettiğimiz nesnel koşullar, savaş sonrası kapitalist düzenin çöküşü, eski yönetim metotlarının sürdürülmesinin imkansızlığı, devrimci dönüşüm ya da barbarlığa doğru gidişin gerekliliği, sadece doğrulanmakla kalmamış, aynı zamanda daha da yoğunlaşmıştır. 2026 yılının ilk ayları, işçi sınıfının direnişinin küresel bir güç olarak ortaya çıktığına işaret ediyor. Onun oligarşinin saldırısına karşı mücadelesi, savaş mı barış mı, diktatörlük mü demokrasi mi, sosyalizm mi barbarlık mı gibi çağın temel sorularını doğrudan tarihsel gündeme getiriyor.

Dördüncü Enternasyonal’in inşasına katılın!

Orta sınıf sahte solun morali bozuk sinikleri ve şüphecileri, bu perspektifi hayal ürünü olarak reddedecektir. Onlar egemen sınıfa boyun eğerek, kapitalizmin yenilmezliğine ve kalıcılığına sıkı sıkıya inanırlar. Onların işçi sınıfına karşı tutumu, korku ve küçümsemenin bir karışımıdır.

Ancak Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi önderliğindeki Troçkist hareketin devrimci perspektifi, küresel ölçekte işleyen nesnel ekonomik ve sosyal süreçlerin en gerçekçi değerlendirmesine dayanmaktadır.

Mevcut düzenin çelişkilerini tetikleyen üretimin küreselleşmesi, nesnel, yapısal bir olgu doğurmuştur: İnsanlık tarihinin en büyük uluslararası işçi sınıfı. Bu somut olarak kavranmalıdır. 1980’den bu yana, dünyanın üretici güçlerinin gelişmesi, işçi sınıfının büyüklüğünü iki milyardan fazla kişi artırmıştır. İnsanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşıyor ve bu sayı her hafta milyonlarca artıyor.

Şu anda 500’den fazla şehrin nüfusu bir milyonu aşmış durumda ve bu da insanlığın yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Bunlardan en az 31’i 10 milyondan fazla nüfusa sahip mega şehirlerdir. Dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 90’ının bu merkezlerin birkaç düzinesi üzerinden geçtiği tahmin ediliyor. Önümüzdeki on yıllarda tahminen bir milyar Afrikalı işçinin küresel işgücüne katılması bekleniyor. WSWS’nin de belirttiği gibi, Hindistan, Çin, Latin Amerika ve Afrika’nın geri kalmış kırsal kesimlerinden küreselleşmiş üretim ağlarına geçen milyarlarca işçi, “tek bir yaşam süresi içinde yüzyıllarca ileriye sıçradı.”

Shenzhen (nüfusu 13,5 milyon) [Photo by Dinkun Chen / CC BY 4.0]

Nesnel sosyal ve ekonomik süreçler devrimci mücadeleler doğuruyor. Yaşam standartlarındaki günlük kötüleşme, toplumsal eşitsizliğin sarsıcı boyutları, egemen sınıfın iğrenç yozlaşması ve suçları, kitlelerin öfkesini ve kızgınlığını kışkırtıyor. Ancak bu öfkenin, kapitalizme karşı siyasi olarak bilinçli ve uluslararası düzeyde birleşmiş bir mücadeleye dönüştürülmesi gerek.

Bu da, bu tarihi dönemin en önemli sorununu, işçi sınıfı içindeki devrimci önderlik krizinin çözümünü ön plana çıkarıyor. Kapitalist egemenliğin eski ve gerici araçlarının, mevcut kapitalist partilerin, sendika bürokrasilerinin, burjuva ulusal örgütlerin ve sayısız küçük burjuva grupların hegemonyası kırılmalıdır. İşçi sınıfının, egemen sınıfın tüm kurumlarından siyasi bağımsızlığı sağlanmalıdır.

Bu, Uluslararası Komite önderliğindeki dünya Troçkist hareketinin, yani Dördüncü Enternasyonal’in inşasını gerektirir. Programımızda, bir asırlık mücadeleyi kapsayan engin bir devrimci deneyim birikimi yer almaktadır.

Uluslararası Komite’nin şubelerinin henüz kitlesel partiler olmadığını biliyoruz. Ama bu bir kusur değil. Bu, eski sosyal demokrat, Stalinist işçi ve sendika bürokrasilerinin sınıf mücadelesini bastırabildiği uzun bir siyasi gericilik döneminin ifadesidir.

Ancak Troçki’nin de belirttiği gibi: “Tarihin yasaları bürokratik aygıttan daha güçlüdür.” Kapitalist krizin şiddetlenmesi kitleleri radikalleştiriyor. Bu da Troçkist hareketin muazzam bir şekilde büyümesinin koşullarını yaratacaktır.

Mayıs 1940’ta, Stalinist bir ajan tarafından suikasta uğramasından sadece üç ay önce, Troçki tarafından yazılan Dördüncü Enternasyonal Manifestosu’nda, dünya sosyalist devriminin eşsiz stratejisti şöyle açıklamıştı:

Tarihte savaş, çoğu zaman devrimin anası olmuştur; çünkü savaş, eski rejimleri temellerinden sarsar, egemen sınıfı zayıflatır ve ezilen kitleler arasında devrimci öfkenin büyümesini hızlandırır.

1940’ta Lev Troçki

İşte böyle bir durum ortaya çıkıyor. Amerikan egemen sınıfının Beyaz Saray’a bir gangsteri yerleştirmesi ve yönetimini yeraltı dünyasına emanet etmesi, tarihsel iflasının tartışmasız bir kanıtıdır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), en büyük engeller karşısında, işçi sınıfının ileri kesimlerini mevcut krize hazırlamak için yorulmak bilmeden çalışmıştır. Son 28 yıldır siyasi analiz ve stratejik yönlendirme konusunda eşsiz bir araç olarak hizmet veren Dünya Sosyalist Web Sitesi’ni (WSWS) kurduk. WSWS, Marksizmin mirasını ve sosyalizm mücadelesinin tarihsel sürekliliğini korumak için amansız bir mücadele vermiştir.

Uluslararası Komite’ye bağlı partiler, Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) aracılığıyla, emperyalizm yanlısı ve korporatist işçi bürokrasilerine karşı mücadeleye öncülük etmiştir. TK-Uİİ’nin amacı, mevcut sendika bürokrasilerini etkilemek değil, onlara karşı tabandan bir isyan örgütlemek ve gücü fabrika, atölye ve işyeri komitelerine devretmektir.

DEUK’un rehberlik ettiği Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler (IYSSE), genç nesli birer Marksist olarak eğitiyor, protesto siyasetinin moral bozucu politikalarına devrimci bir alternatif sunuyor ve enerjilerini işçi sınıfının mücadelelerine yönlendiriyor.

DEUK, Aralık 2025’te Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde kullanıma sunulan Sosyalizm AI‘nı geliştirirken, egemen sınıf yapay zekâyı kendi zenginliğini artırmak, işçileri yoksullaştırmak ve sömürüyü yoğunlaştırmak amacıyla kullanmaktadır. Uluslararası Komite, sosyalizm mücadelesini ilerletmek ve hızlandırmak için teknolojinin muazzam potansiyelinden yararlanıyor.

Uluslararası Komite’nin çalışmalarının tüm farklı unsurları, kapitalist barbarlığı yenecek ve insanlığın geleceğini güvence altına alacak olan Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olarak Dördüncü Enternasyonal’i inşa etme hedefine yöneliktir. Bu parti, bu çağın deneyimlerinden gerekli sonuçları çıkaran ve onun saflarında yerini alan işçiler, gençler ve sosyalist aydınlar tarafından inşa edilecektir. ICE’a karşı mücadele eden işçiler, grev hatlarındaki grevciler, kampüslerde soykırıma karşı çıkan öğrenciler, her kıtada sokaklara çıkan milyonlar; şu anda önümüzde duran soru, mücadele edip etmeme değil, nasıl ve hangi bayrak altında mücadele edileceğidir.

Bizim bu sorulara cevabımız şudur: İleriye giden yol, uluslararası işçi sınıfının bilinçli ve örgütlü bir şekilde iktidarı alma mücadelesinden geçmektedir. Altında birleşilmesi gereken bayrak, Dördüncü Enternasyonal’in bayrağıdır. Her ülkede Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerini inşa edin. Sosyalizm mücadelesine katılın. Dünya sosyalist devrimi için, ileri!

Loading