Tutuklu İBB Başkanı İmamoğlu yargılanıyor: Hukuki değil siyasi bir dava

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 31 Ocak 2025 tarihinde İstanbul Adalet Sarayı önünde konuşma yaparken. [Photo by X / @ekrem_imamoglu]

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) cumhurbaşkanlığı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 402 sanığın yargılaması pazartesi günü başladı.

107’si tutuklu sanıklar; suç örgütü kurma ve yönetme, rüşvet, suç gelirlerinin aklanması, kamu kurumları zararına dolandırıcılık ve ihaleye fesat karıştırma başta olmak üzere 17 farklı suçlamadan yargılanıyor. İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasından 237 gün sonra tamamlanan 3.900 sayfalık iddianamede, İmamoğlu için 2.430 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.

İlk duruşma serisi haftada dört gün, 45 gün sürecek şekilde planlandı. Nisan ayında tamamlanacak bu aşamada sanıkların tutukluluk durumuna ilişkin ara karar verilecek. Mahkemenin hedef formuna göre davanın yaklaşık 4.600 günde, yani 12 yılda sonuçlanması bekleniyor.

Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi, bu davayı daha ilk günden itibaren bir yolsuzluk davası olarak değil, seçme hakkı, adil yargılanma hakkı ve basın özgürlüğü gibi temel demokratik hakların ortadan kaldırılmasına yönelik kapsamlı bir siyasi operasyonun parçası olarak değerlendirdi. Dava duruşmaları bu değerlendirmeyi daha da doğrulamıştır. İşçiler ve tüm demokratik hak savunucuları, bu davada siyasi olarak tutuklu bulunanların serbest bırakılmalarını talep etmelidir.

İddianameyi hazırlayanın kim olduğu, bu operasyonun siyasi niteliğini açıkça ortaya koymaktadır. Süreç, daha önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinde Adalet Bakanlığı Müsteşarı olarak görev yapan Akın Gürlek’in Ekim 2024’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanmasıyla başladı. Gürlek iddianameyi hazırladı; ardından duruşmalar başlamadan kısa süre önce, 11 Şubat’ta Adalet Bakanı olarak atandı. İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi de çarşamba günü yaptığı açıklamada buna dikkat çekti: “Bu senaryoyu yazan ve talimat veren Cumhurbaşkanıdır. Talimatı alıp yerine getiren ve bütün bu hukuksuzlukları sürdüren siyasetçi görünümlü eski başsavcıdır. Operasyonların ödülü bakanlık…”

İddianamede yer alan suçlamalar, WSWS’nin daha önce yazdığı üzere, 2024 yerel seçimlerinde ülke genelinde en fazla oy alan parti olan CHP’yi, onun belediye çalışmalarını, seçim faaliyetlerini ve cumhurbaşkanı adayını suç odağı olarak gösterme üzerine kuruludur. Gözaltına alınıp tutuklamadan önce yapılan anketlerde, olası bir cumhurbaşkanlığı seçiminde İmamoğlu’nun Erdoğan’ı yenilgiye uğratabileceği ortaya çıkmıştı.

İlk iki günde yaşananlar, yargılama sürecinin bizzat kendisinin bir cezalandırma işlevi gördüğünü ve adil yargılanma güvencesine ilişkin kaygıları somut biçimde doğruladı.

Silivri Kaymakamlığı, duruşmaların görüleceği Marmara Kapalı Cezaevi çevresinde 1 Mart’tan 31 Mart’a kadar her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşünü yasakladı. Duruşmaların devlet televizyonundan canlı yayınlanması talepleri reddedildi. Davayı izleyebilecek gazeteci sayısı beşi yabancı olmak üzere yalnızca 25 ile sınırlandırıldı.

Savunma hakkı da açıkça kısıtlandı. Her sanığı duruşma salonunda en fazla üç avukat temsil edebilecek. Birinci gün avukatların, savunmanın İmamoğlu’ndan başlaması talebi üzerine mahkeme başkanı, İmamoğlu’nun en sona bırakılacağını açıkladı. İmamoğlu usul itirazını dile getirmek istedi; ancak söz hakkı tanınmadı. Bunun üzerine gerginlik tırmanırken izleyici bölümü boşaltıldı. Daha sonra söz alan İmamoğlu davayı “Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli siyasi davalarından biri” olarak niteledi ve şunları söyledi: “İlk seçimde iktidar olacak partinin cumhurbaşkanı adayıyım. Ben bir yıldır 12 metrekarede tecrit altındayım.”

Eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu, 10 aydır tek kişilik hücrede tutulduğunu ve 4.000 sayfalık iddianameyi incelemek için haftada yalnızca iki saat bilgisayar kullanabildiğini açıkladı. Bu durum, savunma hakkının fiilen nasıl ortadan kaldırıldığının çarpıcı bir örneğidir. Sanıkların reddi hâkim talepleri de topluca reddedildi.

Hükümetin yargıyı siyasi muhalefeti bastırmak için bir araç olarak kullanması yeni değildir. Daha önce özellikle Kürt siyasetçilere, solculara ve muhalif basına yönelik uygulanan bu yöntemlerin artık CHP’ye yöneltilmesi, diktatörlük inşasında niteliksel bir tırmanmaya işaret etmektedir. Bununla birlikte, bu sürecin İmamoğlu’nun adaylığının engellenmesin ötesinde nesnel temelleri bulunmaktadır: otoriter rejim inşasının ana hedefi, savaş, militarizm ve toplumsal saldırı politikalarına karşı işçi sınıfı içinde büyüyen muhalefettir.

Ama CHP de aynı egemen sınıfın çıkarlarını temsil eden, NATO ve Avrupa Birliği (AB) yanlısı bir burjuva partisidir. İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından ülke genelinde patlak veren kitlesel protestolar sırasında, bu hareketi dizginleyip seçim çıkmazına yönlendirmeye ve hükümetle uzlaşma zemini aramaya çalıştı. CHP’nin demokratik hakları tutarlı biçimde savunabilmesi, sınıfsal doğası gereği olanaksızdır.

Bu yargı operasyonu, Erdoğan hükümetinin demokratik hakları adım adım ortadan kaldırması ve küresel çapta yükselen otoriter eğilimler birbirinden bağımsız olgular değildir. Hepsi, kapitalist sistemin çözümsüz ve giderek derinleşen ekonomik, sosyal ve siyasi krizinin ürünüdür. Dünya genelinde egemen sınıflar bu krizin yükünü emekçilere yıkarken işçi sınıfının buna karşı direnişini bastırmak için giderek otoriter yöntemlere başvuruyorlar.

ABD’de anayasayı ortadan kaldırıp bir başkanlık diktatörlüğü inşa etmeye girişen ve bunun için göçmenler dahil işçi sınıfına savaş açan Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, Türkiye dahil dünya genelinde bu eğilimleri hızlandırıp cesaretlendirmiştir. Erdoğan, “dostum” diye hitap ettiği Trump yönetiminden hiçbir eleştiri gelmeden içerideki baskıyı ilerletirken, Türkiye ABD’nin “yeni Ortadoğu” stratejisine büyük ölçüde uyum sağlamış durumdadır. ABD ve İsrail İran’a karşı yasa dışı bir imha savaşı yürütürken, Türk siyaset kurumu retorik eleştirilerden başka bir yapmıyor.

NATO’ya ve uluslararası mali sermayeye derinlemesine bağlı olan ve her şeyden çok işçi sınıfından gelen muhalefetten korkan siyaset kurumu, başlıca müttefikleri uluslararası hukuku ortadan kaldırırken ülke içinde geriye kalan anayasal ve yasal normların çiğnenmesine ya suç ortaklığı yapıyor ya da seyirci kalıyor. Çünkü temel demokratik hakları tutarlı biçimde savunma mücadelesi, egemen sınıfın servetine, iktidarına ve emperyalizm ile olan bağlarına cepheden saldırmayı gerektirir.

Diktatörlüğe karşı mücadelede belirleyici güç, burjuva muhalefet partileri ya da mahkeme salonları değil, işçi sınıfıdır. Geçtiğimiz yıl Trump’a karşı milyonlarca kişinin katıldığı “Krallara Hayır” gösterileri ve bu yıl ICE’a karşı düzenlenen kitlesel protestolar, Avrupa’da kemer sıkma politikalarına karşı grevler, Türkiye’de Migros depo işçilerinin ve Polyak madencilerinin militan eylemleri — tüm bunlar uluslararası işçi sınıfının nesnel potansiyelini ortaya koymaktadır.

Kritik mesele, bu gücün uluslararası sosyalist bir stratejiye dayanan devrimci bir siyasi perspektifle donatılması ve seferber edilmesidir. Bu perspektifle hemfikir olan herkesi, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi‘ne ve gençlik örgütü Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’e (IYSSE) katılmaya davet ediyoruz.

Loading